19 Aralık 2010 Pazar

Bir minibüs yolculuğu

Evvel ki akşam saat 10 gibi beşiktaştan üsküdara geldim ve eve gitmek için minibüse bindim. Bir yaşlı amcanın yanına oturdum. Sessiz, altında minibüsün lastiği olduğu için bir çıkıntı üzerine ayaklarını koymuş.. Yaşlılık da belini biraz büktüğünden, boyu oldukça kısa gözüküyordu. Hiç öyle tüm eriyen gücünü bastırmak, yıllarca biriktirdiği gururunu, kibirini, ünvanını ön plana çıkarmak gibi derdi yok gözüküyordu, havada soğuk zaten yaslanmış cama öyle oturuyordu. Bir 10 dakika kadar gittikten sonra, beylerbeyine gelmeden, köprü durağında tüm minibüs ağzına kadar doldu. Son minibüs filandı herhalde tüm gece gezmesi yapanları ve mesaiye kalanları topladı minibüs.
Sıkışıklık. Çocukluğumdan beri inanılmaz keyif alırım. Her ne kadar bir nebze sosyal fobim de olsa, öyle bir sürü birbirini tanımayan insanın içinde kendimi güvende hissederim. Eğer aralarında tanıdıklarım olsa bir sürü o kadar rahat edemem. Dışarıda çiseleyen yağmur ile içerideki bir sürü insanın nefesi karışmış, bütün camları buğulu hale getirmişti. Gece ve buğu dışarıyla içerisi arasındaki tüm irtibatı keser. Sanki sadece şoför yolu görüyordur. Diğer herkes o kutuya binmiş, o motor uğultusuna kendini kaptırmış evine gitmeye çalışıyordur. Bense uzundur görmediğim, ve ne kadar yıl ayrı kalsak da konuşmaya kaldığımız yerden devam edebildiğim biriyle konuşmanın verdiği mutluluk, yağmurun, sıkışıklığın, alışmaya başladığım deri ceketimin, ön koltukta oturan ve binerken göz göze geldiğim güzel kızın da gazıyla, yanımda ki amcaya döndüm ve dedim ki:
-"Merhaba (burada biraz durdum, beni duyduğundan ve ilgisini bana verdiğinden emin olmak için), rahatsız etmiyorsam merak ettiğim bir şey var, izin verirseniz sormak istiyorum."
Şaşırmış ama afallamamış bir ifadeyle bana bakıp, küçük harflerle bana peki ile sor arasında bir şeyler söyledi. Tam anlamadım kelimeyi ama onayı verdiği mimiklerinden başının ve vücudunun oynayışından belliydi. Eğer benim gibi ağızdan çıkanlardan çok bedenin, gözlerin ne söylediğine önem veren ve dikkat eden biriyseniz bir süre sonra zaten, kulaklarınızda hiç bir problem olmamasına rağmen, insanların söylediği çoğu şeyi tam anlamazsınız. Ama eğer yakınınızdaysa, inanın gerek de yoktur. Sonra.. Ben de başladım konuşmaya:
-"Gençliğinizi nerede harcadığınızı merak ediyorum. Elleriniz nerede bu kadar buruştu. Hep bu kadar sessiz mi durdunuz hayatınız boyunca. Ne iş yaptığınız? Çocuklarınız var mı? Şimdi ne yapıyorlar? Dine, Allah a inanır mısınız? Eviniz nerede? Kendiniz mi yaptınız? Şimdi eve gittiğinizde ne yapacaksınız veya bugün ne yaptınız? Yarın ne yapacaksınız ve ne yapmak istersiniz?"
Art arda bir kaç soru daha sordum. Etrafımda başlayan ilginin, ses tonumdaki giderek artan güven ve soruların bir yabancıya sorulduğu bilgisi tüm minibüsün ilgisini çekmişti. Kimisi açık açık bize bakarken, kimisi otururuşunu düzeltmiş, daha iyi duyabilmesine olanak sağlayan bir kaç kıç oynatması gerçekleştirmişti oturduğu yerde. Ben çocukluğumda hep, The Truman Show da ki gibi izlendiğimi, bunların yapma bir hayat olmasa da yaptığım her şeyin bir şekilde izlenildiğini düşünürdüm. Çoğu zamanda ona göre davranırdım özellikle evdeyken. Sonraları gençliğimde, bu his, bir şeyler anlattığımda, bir şeyler yazdığımda, bir şeyler yaptığımda, beni bir şekilde izleyen, gören kişiler için daha iyi yapmak hissine dönüştü. Yani orada biri var, sınıfta uzak tarafta, masada sessiz tarafta, yolculukta hiç konuşmadığım grupta, bir yerde biri var ve onun takdir ve onayına muhtacım. Bu zaman zaman beni kendimden başka bir hale soksa da çoğu kez iyiliğime olmuştur diye düşünüyorum. Her neyse.
Amca bu sefer biraz afallamıştı açıkcası. "Bu minibüs şuraya gidiyor değil mi?" gibi bir soru bekliyordu herhalde.. Normalliğin dışındaki her şeyin yaptığı gibi sanırım önce biraz tedirgin etti yabancı hissettirdi sonra da benim isteğime arzuma kavuşup onları üstünden attı. Diğerlerinin üstündeyse eminim ki hala vardı. Biraz bir şeyler anlattı. Açıkçası yine pek dinlemedim. Farkettim ki benim asıl istediğim kendi hikayemi anlatmak. Hıhı, evet evet vari kafa sallamalarım ve samimi dudak-kaş karışımlarımla hikayesini kısa kesmesi gerektiği işaretini verdim ortak insan dilinde. Mesajı aldı, kabalık yaptığımı farketmeden hikayesini kısa kesti. Yeni soru bekler gibiydi. Ben de kısa ve derin bir nefes alıp hikayeme başladım..
-"15 yaşında evimden kaçtım.." diye söze başladım. Bir hikaye yazacaktım az sonra. Hiç bilmesem de anlatmaya inanılmaz hevesli. Kendi dünyamı kuracaktım az sonra tek kahramanı ben. Çok heyecanlı ve kendime güvenim tamdı. Gerçek ve hikayenin karıştığı bir dünya ve oradaki anılardan bahsedecektim çoğu hiç olmamış ama orada hissedilenler hep yaşanmış. Süslü cümlelerle sürekli kendi gerçeklerime göndermeler yapacaktım kimsenin anlamayacağı.. Ve başladım..

(Her gün bilmem kaç saat koltukta oturup kod yazmaktan artık şu genç yaşımda fazla oturamıyorum evimdeki rahatsız sandalyede, sırt ve boyun ağrısı başladı, gidip biraz şu eliptik bisiklet mi ne diyorlar onla acık koşayım. Her gün 10 dakika iyi gelmeye başladı gibi. Hikayeme de gece devam edeceğim. Buraya kadar sabırla okuduysanız eğer.. teşekkür ederim :)

1 yorum: